13 Kasım 2014 Perşembe

ALDATMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Üç kişilik bir ilişki olarak bilinen aldatma veya aldatılma korkusu, şüphesiz yakın ilişkilerde tarafların en büyük kabusu olmaya devam ediyor. Bu kadar çok kaygı veren bir durum da ister istemez bu olgu hakkında kulaktan kulağa yayılan mitlere ve efsanelere neden oluyor. Romanlara, filmlere, dizilere konu olan aldatma, kadın-erkek ilişkisinin başlangıcı kadar eski bir kavram... Aldatmayı işleyen filmlerin, kitapların büyük ilgi görmesi, bu konunun hayatın ne kadar içinde olduğunun da göstergesi...
İçerik olarak oldukça kapsamlı olan aldatma, çiftlere ve bireylere göre farklı şekillerde değerlendirilebiliyor. Aldatma, Kişinin var olan bir ilişki durumunda başka biriyle cinsel ilişkiye girmesi cinsel aldatma, başkasıyla duygusal yakınlık kurmaya başlaması ya da başkasına aşık olması ise duygusal aldatma olarak tanımlanıyor. Araştırmalar erkeklerin cinsel aldatmayı, kadınların ise duygusal aldatmayı seçtiğini gösteriyor.
 
ALDATMA BİR TRAFİK KAZASINA BENZİYOR...
Aldatma bir trafik kazasına benziyor. Bu kazanın oluşmasının altında yatan bir hikâye mutlaka var... Bu hikâyede aldatan kadar aldatılanın da payı var... Önemli olan bu kaza yapıldıktan sonra aldatanın da, aldatılanın da bu kazayla ilgili kişisel sorumluluklarını gözden geçirmesi ve “Neden aldattım?” veya “Neden aldatıldım?” sorularını kendilerine sorması... Her iki taraf da bu kazada kendine düşen payın muhasebesini yapmalı, daha çok bu konuya odaklanmalı... Aldatma ilişkilerde çok sık görülen bir olgu... Çünkü ilişkilerin doğasında her zaman yasak ve kışkırtıcı olgular var ve bunlar bazen çiftlere çok çekici gelebiliyor. Hatırlayın, insanların cennetten kovulması yasak elma yüzünden oldu... Tanrı insanlara her şeyi vermiş ama “Elmayı yeme” demiş. İnsanoğlu da cenneti elinin tersiyle itmiş ve bir elma için cennetten kovulmayı göze almış. İnsanın doğası ve ruhu böyle... Aldatma da böyle bir olgu...
GEÇMİŞİN TEKRARLANMA ZORLANTISI...
Aldatma ve aldatılma, çoğu zaman kişilerin ailelerinden gelen bir aktarım olgusunu taşıyor. Eğer kişinin babası aldattıysa, annesi aldattıysa o kişi de aldatabiliyor. Eğer ailede dayıda, teyzede veya yakın akrabalardan birinde bir aldatma hikâyesi varsa o kişinin hayatında da aldatma olabiliyor, buna nesiller arası aktarım adı veriliyor. Aldatanların ve aldatılanların ailelerinde böyle bir hikâye çoğu zaman karşımıza çıkıyor. Bu duruma “Geçmişin tekrarlanma zorlantısı” adı veriliyor. Yani aldatanın da, aldatılanın da içinde büyüdüğü aile ilişkilerinde veya geçmişinde “tema olarak” aldatma olgusunun olduğu bilinen bir gerçek... 
 
ALDATMA BAKICIDAN BAŞLIYOR...
Bakıcıların varlığı, çocukların aklına diğer kadın kavramını sokuyor. Annenin dışında ikinci bir kadın fikriyle yetişen kişiler, sosyal ve cinsel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için aldatmaya meyilli olabiliyor. Ayrıca annenin yokluğunu ileriki yaşlarda, uyuşturucu, seks, alkol ve para bağımlılığı şeklinde karşımıza çıkabiliyor.
BORDERLİNE VE NARSİSİSTİK KİŞİLERİN ALDATMA OLASILIĞI ÇOK DAHA YÜKSEK...
Bilinenin aksine, evlilik terapistleri, aldatmaya doğru veya yanlış, ahlaklı veya ahlaksız diye bakmıyor. Bu olguya üzerinde düşünülmesi gereken ve ders alınması zorunlu bir hikâye olarak bakıyor. Çünkü karı-koca arasında yaşanan ilişki aldatmayı meydana getirebiliyor. Kadın anne olduktan sonra kocasını ihmal edebiliyor. Erkek, eşinin doğumundan sonra onu “kutsal anne” gibi görüp cinselliği başka biriyle yaşamayı tercih edebiliyor. Çocuklukta yaşanan ihmal edilme veya aşırı derecede işgal edilme, çok fazla miktarda şiddete maruz kalma, karı-koca ilişkilerinde aldatmayı meydana getirebiliyor. Özellikle borderline ve narsisistik kişiliklerin aldatma olasılığı çok daha yüksek olabiliyor. Çünkü yakınlaşma ve ayrışma problemi olan bu kişiler, bilinçdışı olarak, aldatarak diğer kişiyle aralarında güvenli, duygusal bir mesafe yaratmaya ihtiyaç duyabiliyorlar. Aldatmak, yakınlaşma korkusunu ya da yutulma, boğulma veya terk edilme korkularını kişinin kontrol altına almasının bir yolu olabiliyor. Kişi aldatarak bir seviyede partneri ile arasındaki mesafeyi ayarlamaya çalışabiliyor. Buna bir nevi balans ayarı da deniyor.
ALDATILMA SONRASI ZOR BİR SÜREÇ...
Aldatılan kişi ilişkisini veya evliliğini bitireceği gibi devam da ettirebiliyor. Her aldatma boşanmayla bitmiyor. Unutmayın ki aldatılma ve sonrasında yaşanan sorunlar çözülebilen durumlar olarak biliniyor. Aldatmalar travma etkisi yaratsa da, bazen aldatma olayından sonra evliliklerin daha sağlıklı yürümeye başladığı, bağlılık duygusunun arttığı, sorunların bu tip bir travmadan sonra netleşip çözüm için ortak hareket edildiği yeni bir süreç başlayabiliyor. Bu dönemde aldatılan kişi, bazen utanç, bazen öfke, bazen de intikam ve aşağılanma duygusuna kapılabiliyor ve zamanla kimliğini kaybedebiliyor. Özel bir insan olduğuna dair inancı azalabiliyor ve kendine olan saygısını da yitirebiliyor. Ayrıca dünyanın güvenilmez bir yer olduğunu düşünmeye başlayabiliyor. Tehlikeli olan da bu... Çünkü sevdikleri ve hayatı paylaştıkları partner aldatırsa, bu dünyada kime ve nasıl güvenebileceklerini şaşırmaları da doğal...
ALDATILMAMAK İÇİN NE YAPMALI?
Çift ilişkisinde suçlama, yoğun eleştiri, hataların sürekli vurgulanması kişinin kendisini ilişkide dışlanmış hissetmesine neden olabiliyor. Bu da aldatma için riskli bir ortamı hazırlıyor. Ancak ilişki içerisinde koşulsuzca sevgisini verebilen ve alabilen, ihtiyaçları karşılanan, bakımlı olan, bedensel temizliğe önem veren, birbirine zaman ayıran, ilişkide güven duygusunu yaşatan ve yaşayan, açık iletişim içerisinde olan, farklılıklara saygı gösteren bir çift olunduğunda aldatılma ihtimali azalıyor. İlişkide bazı özelliklerin olması aldatılma ihtimalinizi düşürüyor, ancak hiçbir formül bu ihtimali sıfırlayamıyor. Çünkü aldatmanın yalnızca üçte birlik kısmı çift ilişkisinin dinamiklerinden kaynaklanıyor. Geri kalan faktörler ise daha çok bireysel ve nesiller arası nedenlerle yaşanıyor.
ALDATILMAK YOLUN SONU DEĞİL!

Aldatılanda öfke, yas süreci, üzüntü, sıkıntı, uykusuzluk, onur ve gurur yaralanması, tedirginlik, özgüven sarsılması ve depresyon dönemi başlıyor. Bu nedenle bu dönemde bir evlilik terapistine başvurulması gerekiyor. Çünkü kurulu bir düzeni yıkmak zor ve aldatılan kişinin partneriyle bir araya gelerek sadece karşı taraftan değil kendisinden kaynaklanan sorunları çözmek için de adım atması önem taşıyor. Eşin sadakatsizliğinde evliliği hemen bitirmek yerine, Eşim beni sevmediği için mi yoksa insani bir zaaftan dolayı mı aldattı? sorusuna bir evlilik terapistinin nezaretinde yanıt aramak ve kar-zarar analizi yapmak doğru bir yol gibi görünüyor. Çünkü sevgiyi, güveni ve saygıyı artırıcı çözümler bulmak o kadar da zor değil... Evlilik terapisi sürecini yaşayan çiftler evliliklerini yeniden yapılandırabiliyor ve tekrar eski mutlu günlerine dönebiliyor.

30 Eylül 2014 Salı

OLUMSUZ KIYASLAMALAR ALDATMAYA ZEMİN HAZIRLIYOR

Evlilik terapistlerinin "yol kazası" olarak gördüğü, toplumun gayri ahlaki davranış şekli olarak algıladığı aldatma, hala geçmişten günümüze çift ilişkilerinin en önemli gündem maddesini oluşturmaya devam ediyor. Kimse bir ilişkiye aldatmak ya da aldatılmak için başlamıyor ama şu da bir gerçek ki, çoğu ilişki aldatmanın kötü etkileri altında can çekişiyor. Türkiye'nin en örgütlü ve en saygın cinsel sağlık derneklerinden biri olan Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED - www.cised.org.tr)’nin yaptığı ankete göre, erkeklerin yüzde 30’u, kadınlarınsa yüzde 10’nu partnerlerini en az bir kere aldatıyor. Yani spor salonundaki esmer yakışıklı, bardaki sarışın kadın, iş yerindeki kızıl saçlı kız, etraf mayın tarlalarıyla dolu... Peki aldatmanın sebebinin sadece seks olduğunu mu düşünüyorsunuz? İş o kadar kolay değil… CİSED cinsel terapistlerinin partnerlerini aldatan kişiler üzerinde yaptığı anket çalışmasına göre, katılanların yüzde 45’i aldatma sebeplerinin sadece fiziksel çekim değil, duygusal ihtiyaçlardan kaynaklandığını ve yüzde 70'i ise partnerlerini bir başkasıyla kıyasladıklarını söylüyor. Bu nedenle aldatmayı önlemek ve var olan ilişkiyi korumak için olumsuz kıyaslamaların önüne geçmek önem taşıyor. Çünkü partneri, gerçek ya da hayali başka biriyle olumsuz kıyaslama, aldatmaya zemin hazırlayabiliyor, aldatma için ilk uyarıları gözden kaçırmaya neden olabiliyor. Oysa olumsuz kıyaslama yerine empati göstermek, model olmak, partnerin olumsuz bir durum karşısında çektiği zorluğu ve duygularını anlamak çok önemli...

“OLUMLU” KIYASLAMALAR…
Olumlu ve olumsuz kıyaslama her zaman evlilik ve ilişki terapistlerinin gündeminde yer alıyor.  Yakın ve bağlılık içeren ilişkilerin erken dönemlerinde yapılan “Hasan çok zor bir adam, kuralcı ve katı, hayatı çekilmez kılıyor. Ali gibi yakışıklı ve tatlı, komik ve başarılı bir erkek ile birlikte olduğum için çok şanslıyım. Başka bir erkekle evli olmayı hayal bile edemezdim” gibi olumlu kıyaslamalar(1) “İçinde bulunduğum ilişki doğru bir ilişki, sevdiğim kişi doğru bir kişi” inancını pekiştiriyor, (2) çiftin her geçen gün birbirine daha çok değer vermesine yardımcı oluyor, (3) çiftin birbirlerinin olumlu yönleriyle gurur duymalarını sağlıyor, (4) minnet hissedilmesini zemin hazırlıyor, (5) diğer seçenekleri görmezden gelmeyi sağlıyor, (6) çiftin “Biz bir yana dünya bir yana” tutumunu geliştirmesine destek oluyor, (7) çiftin ilişkiye olan bağlılıklarını arttırıyor, (8) çiftin duygusal ihtiyaçlarını daha kolay karşılayabilmelerini sağlıyor, (9) çiftin ilişkileri hakkında olumlu ve umutlu düşünebilmesine yardımcı oluyor, (10) çiftin birbirlerinin olumsuz yönlerini hafife alabilmelerini sağlıyor, (11) çiftin birbirlerini kaybetmeyi bir felaket gibi algılamalarını sağlıyor ve (12) zor zamanları kolayca atlatabilmelerine yardımcı oluyor.

“OLUMSUZ” KIYASLAMANIN 13 LANETİ…
Birçok kişi farkında bile olmadan, kendine veya partnerine itiraf etmeden olumsuz kıyaslamalar yapar, bu olağan ve doğal bir durum… Ancak çift birbirine sırt çevirdiğinde, sağlıklı iletişim kuramadığında ve birbirlerinin duygularını yok saydığında, olumlu kıyaslamaların aksine, “Ayşe, eşimden çok daha güzel ve mutlu bir kadın. Keşke onunla evli olsaydım, işte o zaman kendimi daha başarılı hissedebilirdim. Eşim beni takdir etmiyor, Ayşe ise ediyor” gibi olumsuz kıyaslamalar(1) ilişkiye çok zarar verebiliyor ve ilişkiyi zehirleyebiliyor, ilişkinin başını belaya sokabiliyor ve bağlılıkları zayıflatabiliyor, (2) kusurlara odaklanmaya yol açabiliyor, (3) değersizlik duygusuna yol açabiliyor ve kaygıyı arttırıyor, (4) sır saklamaya bahane oluyor (5) çatışmaları, umutsuzluğu ve mutsuzluğu perçinliyor, (6) diğer seçeneklerin daha fazla hayal edilmesine sebep oluyor, (7) yapılan kavgaların şiddetini arttırıyor, (8) çiftin keşke’lere odaklanılmasına yol açıyor, (9) çiftin, kendini aldığı üründen pişman olan "kandırılmış bir müşteri" gibi hissetmesine neden olabiliyor, (10) çiftin kendilerini birbirlerine adamalarına engel olabiliyor, (11) çiftin daha bencilce davranmasına neden olabiliyor, (12) çiftin koşullu sevgi ile ilişkiyi şartlara bağlamasına yardımcı oluyor. Sonuçta (13) partneri, gerçek ya da hayali başka biriyle olumsuz kıyaslama aldatmaya zemin hazırlıyor. Kıyaslama durumunda kişi anlaşılmadığı duygusuna kapılıyor ve kendisini yalnız hissediyor. Anlaşılmama duygusu o andaki ruh haline bağlı olarak kızgınlığa, öfkeye ve küskünlüğe yol açabiliyor. Kıyaslanma sonucunda rekabet duygusunun aşırı hale gelmesi, kişinin gücünün üstünde gayret göstermesine ve zamanla öğrenilmiş çaresizliğe sebep olabiliyor.

UÇUK VİRÜSÜ GİBİ İHANET MİKROBU…
Olumsuzluk kapanına sıkışan çiftler, daha fazla olumsuz kıyaslama yapıyor, uçuk virüsü gibi ihanet mikrobunun çifte bulaşmasına neden oluyor. Yani çift hastalık nedeni olan virüsü vücutlarına almış, sinir sistemlerine yerleşmiş vaziyette bekler hale geliyor. Nasıl ki, yeterli beslenememe durumunda, aşırı A vitamini alındığında, aşırı alkol tüketiminde, yoğun stres dönemlerinde, grip gibi bağışıklık sistemini yoran bazı hastalıklarda, adet dönemlerinde, kişisel hijyen bozukluğunda uçuk virüsüne bağlı, uçuk hastalığı tekrarlamaya başlıyorsa, kavga, küslük, iletişimsizlik, cinsel sorunlar, yeni bir bebek ya da iş gibi önemli değişiklikler, bir ebeveynin ölümü veya hastalığı, sorunlu bir çocuğun varlığı, senin ailen, benim ailem meseleleri, ekonomik sorunlar, güç ve iktidar mücadelesi gibi, ilişkinin bağışıklık sistemini baskılayan herhangi bir durumda aldatma belirtileri ortaya çıkabiliyor, ilişki yıprandıkça yeni biri aldatmaya neden olabiliyor. Partnerlerden birinin elini uzattığı ama ötekinin tutmadığı zor zamanlarda, yalnızlık, hayal kırıklığı, öfke ve kırgınlık tüm benliği kaplayarak, zamanla kaçınma ve uzaklaşmaya, sorunlarını konuşarak çözme yerine, sorunların etrafından dolaşılmasına veya halının altına süpürülmesine, kırgınlığın ele alınmamasına ve asla onarılmamasına yol açarak aldatmayı derinleştirebiliyor. Birbirinin duygularını yok saymak, dikkate almamak, sevgi ve değer göstermemek kötü bir alışkanlık haline geldiğinde, güven azalıyor ve bazı ihtiyaçların dışarıdan karşılanmasını çok yanlış bir şekilde meşrulaştırabiliyor. “Ben çaresizlikle yasak bir ilişkiye sürüklendim” diyen ve aldatan bir kişi, hem partnerini güvenilmez bulmaya ve bencil olarak damgalamaya, hem de partnerini ve ilişkisini karalamaya başlıyor, sır saklamak için mesafe yaratıyor.

KIYASLAMAK BOŞANMA SEBEBİ OLABİLİYOR...

Eşlerin birbirlerini başkalarıyla kıyaslaması, evliliği bitiren noktalardan ve birçok evliliğin temeline dinamit koyan şeylerden biri... "Onların çok güzel bir evi ve son model bir arabası var, Ahmet bey çok başarılı bir adam ama sen başarısızsın’ diye başlayan bir cümle, telafisi imkansız yaralara yol açabiliyor. Eşlerin evlilik birliğini devam ettirmek istememeleri durumunda, açacakları dava ile yasal olarak ayrılmalarına "boşanma" adı veriliyor. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu eşlerin yasal olarak ayrılmalarını belirli şartlara bağlıyor. Buna göre haklı bir boşanma nedeni olmadan eşler boşanamıyor. Boşanma nedenleri kanun içerisinde "özel boşanma nedenleri" ve "genel boşanma nedenleri" olarak ikiye ayrılıyor. “Eşini başkasıyla kıyaslamak”, birlikte yaşamanın mümkün olmadığına dair hakim kanaati oluşturabiliyor, evlilik birliğinin temelden sarsılmasına neden olduğu ve aldatmaya zemin hazırladığı için boşanma nedeni olarak sayılabiliyor.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

REBOUND İLİŞKİLER

Uzun bir ilişkiden sonra, ilişkisi sonlanan bir kişinin, ayrılıktan geriye kalan kırıntıları üzerlerinden atabilmek ve ayrılık acısını hafifletebilmek için tercih ettikleri ilişkiye rebound ilişki adı veriliyor. Ayrılık acısı çekenlerin kısa sürede toparlanabilmeleri için başvurdukları bu yeni ilişki elde etme yolu, her ne kadar tavsiye etmesek de günümüzde oldukça sık rastlanan bir durum... Çünkü ayrılık sonrası yoğunlaşan karmaşa, alışkanlıkların kaybedilmesinin getirdiği güvensizlik, yalnız kalma korkusu, muhtaçlık veya bağımlılık gibi duygular rebound ilişkilere yol açabiliyor. Duygusal bağlantı ya da karşı cinsle oluşan duygusal çekim gücü yerine, kızgınlık, öfke, utanç ve korkunun hâkim olduğu rebound ilişkiler, ciddiye alınması gereken önemli psikolojik problemlerin başında geliyor.
REBOUND İLİŞKİLER GEÇİŞ NESNESİ GÖREVİ GÖRÜYOR...
Geçiş nesnesi çocuğun hayatı için bir süre çok önemli hale gelen, onu rahatlatan, battaniye ya da eskimiş bir pelüş oyuncak gibi nesneler... Bunlar, çocukların uyuma esnasında ihtiyaç duydukları, yanlarında olduklarında daha iyi hissettikleri eşyalar olarak dikkat çekiyor, yani çocuklar için annenin yerini tutan, anne sıcaklığını çağrıştıran, kendini güvende hissettiren, anneden ayrılmaya çocuğu hazırlayan geçiş nesneler oluyor. Çocuk geçiş nesnesini kendi kontrolüne almak ve onun sadece kendisine ait olmasını istiyor, nesneyi sürekli yanında taşıyor. Geçiş nesneleri bir süre çocuklar için önemli oluyor, sonra herhangi bir nesne haline dönüşüyor. Çocuklukta yaşanan bu süreç, yetişkinlikte ayrılık sonrası birçok kişinin kapısını tekrar çalabiliyor, yani rebound ilişkiler eski ilişkiden ayrılmanın acısını hafifleten geçiş nesnesi görevi görüyor. Geçiş nesnesi, gerçek dünyaya geçmemiş olan çocuğun, gerçek dünyaya daha yumuşak geçiş yapmasını sağlarken, rebound ilişkiler yetişkinlikte ayrılmanın acısını hafifletiyor ve ayrılığın yasını tutmayı önlüyor. Çocukların, ihtiyaç duydukları bir dönemde geçiş nesnesine bağlanmalarının ve kendilerini güvende hissetmelerinin hiçbir sakıncası yokken, yetişkinlikte yaşanan rebound ilişkiler yeni bir ilişkinin sağlıklı kurulmasını önlüyor.

REBOUND İLİŞKİ VE REBOUND SEVGİLİ...
Hayal kırıklığından sonraki tepki, çarpıp geri gelmek anlamına gelen rebound; bilindiği üzere basketbolda potadan dönen topun başarılı bir şekilde başka bir oyuncunun eline geçmesi olarak biliniyor. Rebound ilişki ise, biten bir ilişkinin yarasını sarmak için kurulan acil ilişki anlamına geliyor. Uzun bir ilişkiden çıkan, ayrılık acısı yaşayan ve alışkanlıkları tepetaklak olan bir kişinin, kendini toparlayana kadar ya da eski sevgilisi kıskansın diye kısa sürede bulduğu kişiye rebound sevgili adı veriliyor.

AŞK MI YOKSA REBOUND BİR İLİŞKİ Mİ?
(1) Sürekli eski sevgiliyle ilişkisinin nasıl bittiğinden bahsediliyorsa, (2) cinsel ilişki veya sevişmeler sırasında eski sevgilinin adı ağızdan yanlışlıkla çıkıyorsa, (3) geçmiş ilişkiden örnekler veriliyorsa, (4) yeni sevgiliyle eski sevgili kıyaslanıyorsa, (5) ‘ikimiz, biz’ gibi kelimeler yerine 'ben' ile başlayan cümleler sık kuruluyorsa, (6) ortada yaşanmış güzel hatıralar olmadan ilişki için bir taraf fazla heyecanlı ve hevesliyse, (7) duygusallıktan ziyade daha çok fiziksel yakınlık kuruluyorsa, (8) ilişkinin yükü sadece bir kişinin omuzlarındaysa veya (9) eski arkadaşlar eski sevgiliden sık bahsediyorsa o ilişki rebound bir ilişki olabiliyor... Rebound ilişkilerin gerçek aşk ile hiçbir ilgisi yok... Genellikle yeni bir ilişkiye başlarken hissedilen tatlı heyecanlar, aşk ile karıştırılıyor ve kişi âşık olduğu yanılgısına kolaylıkla düşebiliyor. İlişkinin ilerleyen evrelerinde, beyaz atlı prensler kurbağaya ya da güzeller güzeli prensesler külkedisine dönüşebiliyor. İlişkinin henüz başlarında, Benimle eskisi gibi ilgilenmiyor”, “İlişki heyecanını yitirdi”, “Artık telefonum hiç çalmıyor”, “Yan yana olmaktan keyif almıyor” gibi ifadeler sık kullanılıyorsa, muhtemelen ilk görüşte aşk yerine rebound bir ilişki yaşanıyor olabilir. Diğer bir değişle, aşk izlenimi veren heyecanlar, mutluluklar, yoğun arzular, bakışmalar, gülüşmeler ya da koklaşmaların hepsi, eski alışkanlıklar sonucu boşluğa düşen partnerin içinde bulunduğu duygu yoğunluğundan kurtulmak için gösterdiği çırpınmalar olabiliyor. Dolayısıyla, bir taraf hayatının aşkını yaşayacağını düşünüp, kendinden geçerken, diğer taraf ise kendisini iyileştirecek bir hastanenin acil servisinde gönlüne pansuman yaptırıyor olabilir. Sonuç olarak, cicim aylarında yaşanan ilgi ve yakınlık problemleri rebound ilişkinin habercisi olabiliyor. Çünkü aşk acısı geçtikçe, ilgi de azalıyor.

NEDEN REBOUND İLİŞKİ TERCİH EDİLİYOR?
Çiftin yaşadığı duygusal ve fiziksel deneyimler gitgide güçlenen bir bağa dönüşebiliyor. Oluşan bu bağ ile birlikte, bireylerin kişilik özellikleri, olaylara verdikleri tepkiler, duygusal ifadeler, çatışmalar ve beden hazları birbirine karışıyor. Alışkanlık olarak adlandırılan bu uyum süreci, çiftin birbirine olan duygusal bağını kuvvetlendiriyor. Bu nedenle, ayrılık süreci yani yas dönemi çok sancılı geçiyor. Ayrılık sürecinde kişi, duygusal yüklerini azaltma ihtiyacı duyuyor ve geçmişle bugünü sorgulama iznini kendine vermek yerine, acıyı hızla atlatabilmek için yeni bir ilişkiye başlamayı tercih ediyor. Bu psikolojinin altında çoğu zaman kişinin hala birini sevebileceğini ya da biri tarafından sevilebileceğini kendine kanıtlama ihtiyacı da yatıyor. Böylece, kişi kaybettiği özgüvenine tekrar kavuşacağını ve bir öncekini sıradanlaştıracağını düşünüyor. Oysaki biten ilişkiden arda kalan kalp kırıklıklarını hiç vakit kaybetmeden diğer bir değişle, yas süreci yaşanmadan telefi etmeye çalışmak, daha büyük bir psikolojik travmanın yaşanmasına neden olabiliyor. Böyle bir durumda, yeni başlanan birliktelikler de gözyaşları içinde son bulabiliyor. Sonuç olarak, yaşanması gereken bir yas süreci ve çekilmesi gereken bir acı varsa, beynin eninde sonunda bunu yaşaması gerekiyor. Bu nedenle, alkole sarılmak gibi yeni bir partnere sarılmak asla iyi bir özüm olmuyor.

SİZDEN GİTMESİNE İZİN VERİN…
Ayrılıktan sonra yapılması gereken en önemli şey, ilişkinin bittiğini ve partnerin gittiğini kabullenmek... Çünkü bittiğini kabullenmek ve biten ilişkinin yasını tutmak yeni ve sağlıklı başlangıçlara zemin hazırlıyor. Rebound ilişkilerle gideni akılda taşımaya devam etmenin bir anlamı yok, acıyı yok saymaya ya da atlatabilmek için yeni bir ilişki arayışına girmeye hiç gerek yok... Ayrılık ve ayrılıkla birlikte ortaya çıkan yas süreci çok acı veriyorsa, daha hafif ve zararsız bir şekilde atlatabilmek için bir terapistten psikolojik destek almak en akılcı çözüm gibi görünüyor.

AŞK ACISINI HAFİFLETMENİN YOLLARI...

Her insan hayatının bir döneminde ayrılık acısı çekiyor. Ayrılık acısını daha kolay atlatmak için; (1) giden sevgiliyi görmemek gerekiyor, ne kadar az görüşülürse o kadar kolay unutuluyor, gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor. (2) Ayrılık sonrası eski sevgiliye ait tüm eşyaları, onun aldığı veya onu hatırlatan her şeyi elden çıkartmak önem taşıyor. (3) Yas sürecinde sosyalleşmek ve dostlarla vakit geçirmek işe yarıyor. (4) Ayrılık sürecinde yeni hobiler elde etmek veya eski hobilere ağırlık vermek keyifli anlar yaşanmasını sağlayabiliyor. (5) Hüzünlü aşk şarkıları dinlemek yerine neşeli parçalar dinlemek, komedi ve macera filmlerini izlemek keyfe keyif katabiliyor. (6) Spor yapmak hem ruha hem de bedene iyi gelebiliyor. (7) Kısa bir seyahate çıkmak, tatil yapmak kafayı dağıtabiliyor. (8) Doğa ile baş başa olmak, bitkilerle ilgilenmek ruha şifa verebiliyor. Ama tüm bunların yerine unutmak veya aşk acısını hafifletmek için hemen yeni bir ilişkiye adım atmak, yapılan en büyük hataların başında geliyor, kişi hem kendine hem de karşındakine çok ama çok zarar verebiliyor.

6 Mayıs 2014 Salı

ANNELER GÜNÜ

Annelik, dünyanın en yaşanılası, en muhteşem lütuflarından biri olarak biliniyor ve anneler aldıkları tüm övgüleri, fazlasıyla hak ediyor. Çünkü çocuklar anneleriyle kurdukları güvenli ilişkilerle kendilerine ve çevrelerine güvenmeyi ya da kurulan yetersiz temaslarla kendilerine ve çevrelerine güvenmemeyi öğreniyorlar. Bu da onların ileride çevreleriyle kuracakları ilişkilerin temelini belirliyor. Bu nedenle çalışan annelere 3 yıl ücretli izin verilmesi gerekiyor.
YILLIK İLKBAHAR FESTİVALİ KUTLAMALARI ANNELER GÜNÜ KUTLAMALARINA DÖNÜŞTÜ...
Değişik günlerde ve değişik ülkelerde kutlanan anneler günü, anneleri onurlandıran çok ama çok özel bir gün... Anneler günü geleneğinin, Antik Yunanlıların Yunan mitolojisindeki pek çok tanrı ve tanrıçanın annesi olan Rhea onuruna verdikleri yıllık ilkbahar festivali kutlamalarıyla başladığı biliniyor. Antik Romalılarda da ilkbahar festivalleri M.Ö. 250 yıl öncesinden ana tanrıça Kibele onuruna kutlanıyordu. ABD'de Anna Jarvis'in kaybettiği kendi annesi için 1908 yılında başlattığı anma günü, 1914 yılında Kongrenin onayıyla Amerika çapında genişlemiş ve zamanla tüm dünyaya yayılmıştı. Çünkü Jarvis annesinin vefatının ardından yaşadığı acıyı atlatamamış, annesinin yerini hiçbir şeyle dolduramamıştı. Her sene annesinin ölüm yıl dönümü geldiğinde eşsiz bir acı duymuş ve bunu etrafındakilere de yansıtmıştı. Yine annesinin bir ölüm yıl dönümünde yani Mayıs Ayı’nın ikinci Pazar günü, etrafındaki herkesi bir araya getirerek "Bu günün anneler günü olmasını çok istiyorum ve Anneler Günü adıyla her yıl kutlanmasını kabul eder misiniz?" diye sormuş, bu düşüncesi herkes tarafından kabul görmüş ve bu nedenle artık her yıl mayıs ayının ikinci pazar günü anneler günü olarak kutlanmaya başlamıştı. .
HERKESİN BİR TANE ANNESİ OLUYOR...
“Bizleri doğuran, doyuran, sağlıklı bir şekilde büyüten, evlatları uğruna canını bile hiçe sayan, dünyadaki en iyi ve vefalı” diye başlayan cümleler asla yetmiyor, bir annenin ve anneliğin gerçek değerini anlatmaya… Bir annenin varlığı, en büyüktür aşktır çocuğuna… Çünkü hayatta değerli ve güzel olan şeylerden yüzlerce hatta binlerce olabiliyor, pek çok çiçek, yıldız, gökkuşağı, kardeş, teyze, hala, kuzen, arkadaş hatta can yoldaşı ama dünyada herkesin bir tane annesi oluyor.
 
ÇOCUK GELİŞİMİNDE ANNENİN ROLÜ…
Annenin kalbi ve koşulsuz sevgisi her çocuğun okuludur adeta… Bambaşka duygular içeren bu eşsiz okul, ilk andan itibaren çocuğun yaşamında büyük etkilere sahip... Dolayısıyla, anne olmak sadece çocuk doğurmak değil, aynı zamanda onu hayata hazırlamak olarak da biliniyor. Çocukların gelecekte özellikle ruhsal açıdan başarılı ve sağlıklı olabilmeleri için anneleriyle olan iletişimlerinin süreklilik içerisinde dengeli, sevgi dolu ve uyumlu devam edebilmesi gerekiyor. Uzmanlar, kişilik gelişiminin insanın yaşamı boyunca türlü değişimlere açık olduğunu belirtse de, bireyin kişilik yapılanmasının temeli anne karnında başlayıp, çocukluk döneminde atılıyor. Annenin çocuk üzerindeki ilk etkileri hamilelik sürecinde başlayıp, bir hayli önem arz ediyor. Bu nedenle, bir annenin bebeği ile olan iletişimi anne karnında başlıyor. Çünkü işitme duyusu anatomik yapısı sayesinde diğer duyu organlarından daha önce oluşuyor ve bu nedenle “ses işitme ve tepki verme fonksiyonları” yoluyla annenin çocuğunun üzerindeki etkisi bir kat daha artıyor. Annenin ruhsal durumu, yakın, sıcak ve duyarlı sosyal çevrenin varlığı, aile ve eş ilişkileri; çocuğun annesi ve sosyal çevresiyle güvenli bir bağ oluşturmasına ön ayak oluyor. Çocuğun kendini güvende hissetmesi, duygularını doğru duygusal işaretlerle ifade edebilmesi, gerekli becerileri kazanabilmesi, özgüven, öz değer ve öz yetkinliğin oluşumu, toplumsal yeterliliği gibi pek çok psikolojik yapı, özellikle 0-6 yaş çocukluk döneminde, anne-çocuk iletişimiyle gerçekleşiyor. Diğer bir değişle, çocuklar gelecekte anneleri onları ne yaptıysa o oluyorlar, mantığı hayata geçiyor. Dolayısıyla, ilk günden itibaren çocuk ile karşılıklı etkileşimde bulunmak, bakımını, beslenmesini, korunmasını ve sevgi ihtiyaçlarını karşılamak için bir annenin gösterdiği olağanüstü çabaları, sadece anneler gününde hatırlamak yerine, hiç ama hiç unutmamak gerekiyor. İçtenlikle diyebiliriz ki, anne her ailenin güneşidir, bir ailede anne olmazsa, o ailede büyüyen çocuklar gölgede kalmış meyveler gibi olgunlaşamazlar, naçar kalırlar...
ÇALIŞAN ANNELERE 3 YIL ÜCRETLİ İZİN VERİLMESİ GEREKİYOR...

Ruhsal gelişim, bilişsel ve sosyal yönleriyle yaşam boyu devam eden bir süreç... Gelişim süreci içinde anneler, çocuklarının, bilişsel ve sosyal alanlarda edindikleri bilgileri içselleştirmelerinde aktif rol oynuyorlar. Bu süreç içinde çocuklar; bağımlılıktan özerkliğe, ben-merkezcilikten paylaşmaya, sabırsızlıktan, isteklerini ertelemeye ve beklemeyi öğrenmeye, tutarsız davranışlardan tutarlılıklara, duyguları ani değişmelerden daha dengeli bir duygu durumuna, düşünceleri ise somut düşünceden soyut ve mantıklı düşünmeye doğru bir gelişim ve değişim gösteriyorlar. Bu süreçte annenin sevgisini dengeli, sürekli ve tutarlı bir biçimde vermesi, en az çocuğun beslenmesi için gerekli olan besin maddeleri kadar önem arz ediyor. Bu nedenle annelerin en az 3 yıl çocuklarıyla yakından ilgilenmeleri gerekiyor. Annenin çalışmasının çocuk üzerinde yaratacağı etkilerin olumsuz olmaması için çalışan annelere 3 yıl ücretli izin verilmesi toplum ruh sağlığı için büyük önem taşıyor. Bu nedenle yeni yasal düzenlemelerle annelerin işe başlama zamanları, çalışma saatleri, çalışma düzenleri ve sürelerinin gözden geçirilmesi şart... Ancak unutulmaması gereken en önemli şey, annenin çocuğuna verdiği bakım ve çocuğu ile geçirdiği süre değil, geçirilen sürenin niteliği, annenin duyarlılığı, koşulsuz sevgisi, ilgisi ve cesaretlendirmesi...

3 Nisan 2014 Perşembe

ÇAPKINLIK BİR BEYİN HASTALIĞI MI?

Yaşanan çevre, ahlaki ve kültürel faktörler, çevresel ve  psikolojik fonksiyonlar hatta genler çapkınlık için sebep gösterilebiliyor ama yakın ilişkilerde beyin fonksiyonları da büyük rol oynuyor ve çapkınlığın bir beyin hastalığı olabileceğini söylüyor. “Çapkınlık” tabiri, neredeyse altı bin yıl önce Bronz çağında yaşamış olan Uruk Kralı Gılgamış’a kadar dayanıyor. Efsaneye göre evli bekâr, genç yaşlı demeden tüm kadınları ayartan Gılgamış, hiç kimseyi kız oğlan kız bırakmıyormuş. Daha da önemlisi, Gılgamış çapkınlık yaparken, kendine hâkim olamadığını hep dile getirirmiş ama nafile, bu tutumu o çağlarda bile herkesi canından bezdirirmiş… Asırlar öncesinde kendini gösteren “çapkınlık dürtüsü”, anlaşıldığı üzere bir “doyumsuzluk” biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Sevilen ve arzulanan kişinin varlığının doygunluk sağlamasının aksine, kadın ya da erkeğin ilgilendiği kişinin hemen arkasından, yeni arayışlara başlamasında “doyumsuzluk” yani “çapkınlık” söz konusu olabiliyor. “Çapkınlık”, kişinin kendi benlik duygusunu yüceltmek için kullandığı en önemli araçların başında geliyor. Dolayısıyla, çapkınların sorunu kendi benlik duygularıyla ilgili olduğundan bir beyin hastalığı olarak algılanıyor.
“ÇAPKINLIK” BEYİN RESEPTÖRLERİ İLE İLGİLİ OLABİLİYOR…
Binlerce yıl önce yaşanmış hikâyelere ve günümüz çift ilişkilerine baktığımızda, kadın ya da erkek tüm bireylerin evlilik kararlarının, tek eşliliği ya da aldatmayı seçmelerinin temelinde yatan sebebin sosyal gelenekler olmadığı net bir şekilde görülebiliyor. Dolayısıyla, insanların karşı cins tercihleri ve bu tercihlere olan bağlılıkları, karar verme merkezi olan beyin ve duyguları etkileyen hormonlarla alakalı olabiliyor. Düşünme, yargılama, irade, istek, arzu gibi pek çok duygu ve dürtüleri tetikleyen, dizginleyen ve davranış biçimlerini belirleyen beyin merkezleri var... Beynin bazı merkezlerinde yer alan adrenalin, fenilatilamin, vazopressin, noradrenalin, serotonin, dopamin, oksitosin, östrojen, progesteron, testesteron gibi çok özel hormonların içgüdüsel davranışları (annelik ve babalık gibi) tetiklediği gibi ödül beklentisiyle yapılan keşifleri, bağımlılık yaratan sevk verici madde ya da cinsel dürtüleri etkilediği biliniyor. Dolayısıyla salgılanan bazı hormonlar bağımlılık ve şiddetli istek yaratırken, bazı beyin merkezleri baştan çıkarıcı olaylara karşı uyaran hormonların salgılanmasını arttırabiliyor ve baştan çıkarıcı olaylara karşı daha kolay ve keskin bir şekilde odaklanılmasını kolaylaştırabiliyor. Hatta bazı beyin bölgelerinin ve beyin reseptörlerinin normal bir şekilde çalışmaması hem kadın hem de erkekte sadakatsizlik, aldatma ve çapkınlık faaliyetlerini arttırıyor. Dolayısıyla dengesiz çalışan bir beyin bireyin kişisel hayatını etkileyeceği gibi, sosyal çevresini ve ikili ilişkilerini de olumsuz yönde etkileyebiliyor.
ÇAPKINLIĞIN ÖNÜNE GEÇİLEBİLİR Mİ?

Aşkın ve seksin kimyasal yönünü incelendiğinde, insanları evlilik ve tek eşliliğe iten olayın sadece sosyal gelenekler olmadığı görülüyor. Sadakatin ve tek eşliliğin temelinde, dışarıdan fark edilemeyen kimyasal ve hormonsal bir karışımın rolü olabiliyor. Sonuçta kulağa ilginç gelse de düzenli aile yaşamı ve seviyeli beraberlikler için, bazı hormon reseptörlerinin dengeli ve iyi çalışması gerekiyor. Yani aldatmada bazen erkeklerin de kadınların da suçu olmayabiliyor, aldatma, beyinlerindeki reseptörlerin kabahati olabiliyor. Bu nedenle yakın ilişkilerdeki aşkın, şehvetin, sadakatin, sevginin ve cinsel dürtülerin yoğunluğunu belirleyen bazı hormonlar, partnerler arasındaki tutku, şefkat, empati, sevgi, mutluluk ve bağlanma sağlayan en önemli moleküller olarak biliniyor. Bağımlılık ve şiddetli istek yaratan hormonların beyinde ve vücutta artış göstermesinin önüne geçilebilmesi için cinsel davranışlara doğru ve destekleyici yanıtlar verilmesi ve ödüllendirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde, çapkınlığı arttıran ve sadakati önleyen kimyasallar beyinde artmaya başlayabiliyor ve kişiyi yeni fırsatlar aramaya teşvik edebiliyor. Diğer bir değişle, karşı cinsin cinsel dürtülerini reddetmek aldatma, aldatılma, çapkınlık ve sadakatsizlik gibi davranış biçimlerini gerçekleştirmeye iten hormonları aktive edeceğinden, kişinin dikkatinin değişmesine ve ikili ilişkilerdeki bağlarının kopmasına neden olabiliyor. Unutulmamalıdır ki, davranışları yöneten insan beyni her şeye kolaylıkla uyum sağlayabiliyor.

2 Nisan 2014 Çarşamba

EVLİLİĞİ YÜRÜTEMİYORUZ BOŞANMAYI BECEREMİYORUZ

Bilindiği üzere, çoğu zaman millet olarak evliliği sağlıklı yürütemiyoruz, adam gibi boşanmayı beceremiyoruz... Çatışmanın olmadığı evlilik olmaz, olamaz. Gündelik hayatın stresi ve zorlukları bireylerin ailesel değerleri ve kişisel düşünceleriyle birleşince, çiftlerin kimi zaman fikir ayrılıkları ve tartışmalar yaşamaları kaçınılmaz olabiliyor. Ailedeki çatışmalar tırmandığında bundan ailedeki herkes olumsuz etkileniyor ve nihayetinde çocukların uyumları ve ruh sağlıkları bozuluyor. Çok az çift evliliklerindeki sorunları çözmek için profesyonel yardım alıyor, evlilik terapisine gidiyor. Ama asıl şaşırtıcı olan neredeyse kimse evlilik öncesi bir eğitim almayı veya boşanma sürecini sağlıklı geçirmek için destek almayı aklından bile geçirmiyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın, evlilik çağına gelmiş ve aile kurmak amacıyla bir araya gelen çiftlerin, evlilik hayatına hazırlanmalarını amaçlayan “Evlilik Öncesi Eğitim” programları ve tavsiye ettikleri bilgilendirici kitapları var.. Bu eğitimle ve kitaplarla evlilik öncesi süreçte çiftlerin birbirlerini iyi tanımaları, evlilikle ilgili gerçekçi beklentiler oluşturmaları, etkili iletişim kurma yollarını ve olası sorunlarla nasıl baş edeceklerini bilmeleri ve evliliğe “iyi bir başlangıç yapabilme” fırsatı yakalamaları amaçlanıyor. Bu program tavsiye niteliğinde ama bunun yasal olarak zorunlu kılınması ve bu hizmeti devletin ücretsiz olarak sunması gerekiyor.
EVLİLİK ÖNCESİ EĞİTİM ZORUNLU KILINMASI GEREKİYOR...
İki kişinin aile kurmak üzere ruhen ve bedenen, bir ömür boyu sürecek bir şekilde bir araya gelmesi olarak bilinen “evlilik”, bireylerin hayatlarındaki en önemli olaylardan biri... Bir dönüm noktası olan ve hayatın geri kalanını büyük ölçüde etkileyen evlilik hayatında başarılı olabilmek birey, çift, ebeveyn ve çocuklar dörtlüsünün dışında sosyal çevre ve iş hayatını hatta geleceğimizi de etkileyebiliyor. Bu nedenle, devletin sorumluluğu altında, çiftlerin evlilik öncesi eğitim alması ve bu hizmetin devlet tarafından karşılanması huzurlu insan, sağlıklı cinsellik, mutlu bir evlilik ve aile yaşantısı için büyük bir ihtiyaç... Çünkü evlilik uyumunda eşlerin evlilik öncesi hazırlığının ve evlilik problemleri henüz ortaya çıkmadan eğitim almalarının önemi bütün dünyada bilimsel çalışmalarla ortaya konuluyor. Bu düşünceden hareketle evlilik öncesi eğitim zorunlu kılınması ve derhal ülke genelinde yaygınlaştırılması gerekiyor. 
EVLİLİK ÖNCESİ EĞİTİM NEDEN BİR İHTİYAÇ?

Mali işler, iletişim stilleri, çiftlerin birbirlerinden ve evlilikten beklentileri, bireylerin evlilikteki rolleri, cinsel hayat ve samimiyet, çocuklar ve ebeveynlik, çatışma çözme gibi başarılı bir evlilik için gerekli olan tüm bileşenlerin öğretilerek, evlenecek olan çiftlere destek verilebilmesi için evlilik öncesi eğitimin verilmesi gerekiyor. Profesyonel lisanslı aile ve evlilik danışmanları, kişinin kendisini tanımasını, bir evliliğin nasıl yürütülebileceğini, insanların nasıl birlikte mutlu kalabileceğini, bir ilişkinin sağlıklı ve uzun süre nasıl devam ettirilebileceğini öğretmenin yanında çok özel tavsiyeleri çiftlere sunmalı... Kişi kendini tanımadıkça bütün eşler yanlış seçimdir... Bunun dışında, evlilik öncesi danışmanlık alan çiftler, olası problemler sonucu boşanmaya karar verdiklerinde de, aldıkları eğitimin sonucu bu süreci daha az sancılı ve sağlıklı atlatabilecekler... Çünkü evlilik öncesi danışmanlıkla sorun çözmeye ve partneri tanımaya yönelik deneyimler kazanılmış olacak... Dolayısıyla, olası sorunlar karşısında çiftler, birbirlerini suçlamadan, sadece problem odaklı konuşmalar yapabilecekler, sağlıklı ve net kararlar alabilecekler ve böylece travmatize olma ihtimalleri en aza inebilecek... Evli çift aynı zamanda birer ebeveyn ise aile içi sorunların çocuklara yansıtılmadan hal olabilmesi diğer bir değişle, sarsıntılı sürecin çocuklar tarafından daha az hissedilmesi ve hissettirilebilmesi için mutlaka evlilik öncesi eğitim alınması gerekiyor. Bu nedenle de, çiftlerin evlilik öncesi eğitimlere devlet tarafından zorunlu olarak yönlendirilmesi ve bu yönlendirilmelerle alınacak psikolojik yardım hizmetinin yine devlet tarafından ücretsiz olarak karşılanması çok büyük önem taşıyor. Çünkü aile toplumun temelidir, sağlıklı kurulacak bir aile geleceğimizin teminatıdır.

13 Mart 2014 Perşembe

KIRGINLIK ÖFKE VE YERSİZ GURUR

Öğrenilmiş davranışlar hayatı çekilmez kılabiliyor. Örneğin, ne kadar çok istesek de “Seviyorum” demek isterken, birden ağzımızdan başka kelimeler dökülebiliyor. “Onu gördüğümde şöyle sıkıca sarılıp, koklayacağım” derken, gördüğümüzde tam tersi davranabiliyoruz. Bu durum çocukların ezber davranışları gibi ve maalesef aşmak çok kolay olmuyor... Bunun üstesinden gelmek mümkün fakat sevgiyi ve ilgiyi gösterememenin asıl sebebi kırgınlık, öfke ve yersiz gurur... Mesela kadın erkeğe dokunmak ve sarılmak istiyor. Fakat geçmişteki kırgınlığı ve öfkesi ona engel oluyor, kırgınlık ve öfkesi yersiz bir gururla birleşince kadın erkekten uzaklaşıyor. Ve erkek, kadının neden kendisinden uzaklaştığını bilmiyor ve anlamıyor... Erkekler çoğu zaman “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok” misali hiçbir şeyden habersiz, olanları algılamaya çalışıyor. Ve kendisine tepki gösteren kadına dokunmaya zorlanıyor. Ama unutulmaması gereken hayat gerçeklerinden biri, kırgınlık, öfke ve yersiz gururun, mutluluğun en büyük düşmanlarının başında gelmesi…
ERKEKLER DİNLEYECEK KADINLAR GÜLÜMSEYEREK KARŞILAYACAK...
Kırgınlığı ve yersiz gururu geride bırakmak mümkün ama zor bir süreç… Değişim düşüncelerle alakalı… Değiştirmek denildiği zaman kişiliği değiştirmek gerektiği anlaşılıyor. Kadın ve erkek birbirlerinin kişiliklerini değiştiremezler, değiştirebilecekleri tek şey davranışları… Eğer kişi davranışlarını iradesiyle, aklıyla, mantığıyla uygun hale getirebilirse, yersiz gururu, öfkeyi, kırgınlığı bir tarafa bırakıp mutluluğu yakalayabiliyor. Mesela kocasına öfkeli ve kırgın bir kadın, bu duygularını geride bırakıp, eşi geldiği zaman onu mutlulukla ve gülümseyerek karşılayabilirse her şey değişebiliyor. Ama öfkeli ve kırgınken tebessüm etmek, dünyanın en zor şeylerinin başında geliyor. Ancak gülümseyen mutlu bir kadın erkeğin zaferidirMutsuz, gülmeyen bir kadın ise erkeğin mağlubiyeti… Erkek mutlu olmayan bir kadına yakın olamıyor. Erkek için gülümseyen bir kadın hep çok çekici… Erkeğin doğası bu, başka bir şey beklememek gerekiyor. Kadın mutlu olmak istiyorsa, gülümsemeli ve mutlu görünmeli… Ancak elbette erkeklerin de yapması gereken şeyler var... Mesela erkekler de kadına seks dışında dokunmayı öğrenmeli... Çünkü erkekler sadece seks yapacakları zaman kadına dokunuyorlar, onun dışında dokunmuyorlar, bu da kadına kendini değersiz hissettiriyor. Diğer önemli bir konu ise, erkek kadını ilgiyle dinleyecek ve anlayacak... Partneriyle gün içinde telefonla araşacak, mesaj atacak, en azından akşamları konuşacak… Göz teması ve gönül teması kuracak ve partnerine dokunarak onu dinleyecek… Erkekler bu iki şeyi yapıp, bir de kadına iltifat ederlerse, erkek de kadın da mutlu olabiliyor. Yani erkekler dinleyecek, kadınlar gülümseyerek karşılayacak ve kadın erkeğe hatasını asla söylemeyecek ama hatasını düzeltebileceğine inanacak ve onu motive edecek. Yani kadının gülümseyebilmesi için erkeğin de kadını mutlu etmesi gerekiyor. Ama birçok çift genelde suçlayan ve işaret parmağıyla suçlu arayan bir dili seçiyor. Oysa karşılık beklemeden sevmek ve koşulsuzca sevgiyi göstermek gerekiyor.
BAZEN ÜÇ MAYMUNU OYNAMAK GEREKİYOR…

Tatlı yemek bir seçimdir, nefes alıp vermek ise bir mecburiyet… Erkekler için çok önemli iki konu var... Bunlardan biri pohpohlanmak... Uzun süren ilişkilerde kadın seksi ve güzel olmasına rağmen, erkeği pohpohlamadığında, onun etkilemekte zorlanabiliyor. Üç maymunu oynayan, erkeğin kötü tarafları görmeyen, iyi taraflarını gören bir kadın her daim çekici kalabiliyor. İkincisi ise, erkeğin yalnız kalma ihtiyacı var… Kadının gerektiğinde erkeği yalnız bırakması önem taşıyor. Arada bir erkeğin serbest kalması gerekiyor, serbest bırakıldığında fazla uzaklaşmadan kadına geri dönebiliyor, onu mutlu edecek davranışlarda bulunabiliyor ve yakın olabiliyor. Ama kendini çok baskı altında hissederse, paralel yapı kurabiliyor, şiddet uygulayabiliyor, kendini işe verip deli gibi çalışabiliyor, hakaret edebiliyor ve kendinden bir şekilde kadını uzaklaştırabiliyor. Kadınlar da erkekler kadar aldatabiliyorlar. Kadının en temel ihtiyaçlarının başında dinlenme, anlaşılma ve ilgi görme geliyor. Bunların eksikliği hisseden kadın da sabrı bitip, susunca, paralel ilişki kurmayı tercih edebiliyor. Yani, aldatma sadece erkeğin kazası değil, kadının da kazası olabiliyor. İlişkilerde aradığını bulamayanların ve aldatanların buluşma yeri gibi oldu sosyal paylaşım siteleri... Kadının ilgi gördüğü, erkeğin de pohpohlandığı bir buluşma yeri oldu internet... Kadının ilgiye, erkeğin pohpohlanmaya karşı ilgisiz kalması çok kolay değil… Erkek iyi bir şey yaptığında kadının onu takdir etmesini bekliyor, bu olduğunda kendini özel hissediyor ve kadına bir anda ilgi duyabiliyor. Kadın ise, güzel olduğunu, seksi olduğunu, tatlı olduğunu duymak istiyor ve buna karşılık vermeden duramıyor. Fakat internetten önce de aldatma vardı... İnternet daha da kolaylaştırdı işi... Ama şunu unutmamalı ki, kadınların da erkeklerin de fiziksel, duygusal ve zihinsel ihtiyaçları var... Bunları kim veriyorsa oraya gidiyorlar. Sosyal paylaşım sitelerinde bunları alabilme hayaliyle ilişkiler kuruluyor. Bu durum paralel yapılanma yani aldatma için çok güzel bir ortam yaratıyor. Eskiden bilgisayar oyunları vardı, bunlarda bir oyun, aşk oyunu…

ERKEKLERLE KONUŞMA SANATI

Erkekler konuşmayı sevmezler, konuştuklarında ise genellikle söylemek istemediklerini söylerler. Bu durumdan hemen hemen bütün kadınların şikâyetçi... Google arama motorunda “Erkekler neden konuşmayı sevmez?” diye yazdığımızda yüzlerce sayfa görmemiz de bunun sağlaması gibi… Kadınlar konuşmak istiyor, erkekler susuyor. Peki, anlaşma nasıl sağlanacak? Öncelikle erkekler ve kadınlar birbirinden farklılar... Erkekler “ERKEKÇE” kadınlar da “KADINCA” dilinden konuşuyorlar. Biri İngilizce konuşuyorken, diğeri Türkçe konuşuyorsa anlaşamazlar değil mi? Bu durumda her iki tarafın da birbirinin dilini öğrenmesi gerekiyor. Bu süreçte bazı sorunlar yaşanıyor, çünkü erkekler konuşmayı sevmiyorlar, kadınlar da konuşmadan yapamıyorlar. Ama kadınlar konuşacak erkek aramıyor, dinleyecek erkek arıyorlar… Çünkü kadınların en temel ihtiyaçlarının başında dinlenmek ve anlaşılmak geliyor. Kadın konuşurken düşünüyor ve gelmek istediği noktaya geliyor. Ya da konuşa konuşa, konuşmasını açarak, genişleterek kafasındaki problemin çözümünü buluyor. Fakat erkekler çok farklı… Erkekler bir odaya kapanıyor ve uzun uzun düşünüyor ve aklına yattığında onu uyguluyorlar. Yani biri konuşurken düşünüyor diğeri ise yalnız düşünüyor ve uyguluyor.
SİHİRLİ CÜMLE: "İHTİYACIM VAR!"
Erkek düşünürken kadın konuşmak için ısrar ederse, büyük bir çatışma çıkıyor. Bu nedenle kadınların erkeklere şu dille yaklaşması gerekiyor: “Seninle konuşmaya ihtiyacım var. Beni dinlemene ihtiyacım var. Lütfen beni dinle ve anla…” Ve kadınların mutlaka bir zaman süresi belirtmeleri önem taşıyor. Mesela, “Yarım saat beni dinlemene ihtiyacım var” denilebiliyor. Çünkü erkek zamanı bildiğinde “Yarım saat dinleyebilirim” diyor ve konuşma bitinceye kadar ilgiyle dinleyebiliyor. Zaman belirtmeden kadın konuşmaya başlarsa, erkek dinlemekte zorlanıyor, konsantre olamıyor, boğuluyor, yutulduğunu hissediyor. Ayrıca kadının şunu da mutlaka erkeğe söylemesi gerekiyor: “Benim söylediklerimle ilgili bir çözüm üretmek zorunda değilsin. Şikâyetlerimi ve konuşmalarımı ille de çözülecek bir problem gibi görme lütfen. Eğer senden bir şey istersem, somut ve net olarak söylerim, eğer yapabilirsen mutlu olurum, yapamazsan sorun yok, saygı duyarım. Ama beni her söylediğime çözüm üretmek zorundaymışsın gibi dinleme. Ve söylediklerimden dolayı da kendini suçlu hissetme. Sadece beni dinlemene ve anlamana ihtiyacım var…” Bu şekilde erkek kadını yarım saat özenle dinleyebiliyor, kadın rahatlıyor ve gevşiyor, daha sevgi dolu olabiliyor, erkek strese girmiyor, her iki taraf da birbirine daha çok yakınlaşıyor ve var olan sıkıntılar ortadan kalkabiliyor. Aksi durumlarda, erkekler konuşulan her konuyu çözmeleri gereken bir problem gibi algılıyor, kadınları dinlemekte zorlanıyorlar ve kadınlar da “Beni ve söylediklerimi ciddiye almıyor, beni önemsemiyor, sevmiyor” gibi düşüncelere kapılıyorlar. Genelde kadınlar, “Bunların sorumlusu ben değilim, sensin” gibi yaklaştıkları ve “Bir çözüm üretmek zorunda değilsin” demedikleri için iletişim zorlaşıyor. Kadın genelde zaman belirtmediği ve de bir konudan başka bir konuya geçtiği için, bir müddet sonra erkeğin ilgisi dağılıyor. Erkek böyle zamanlarda ya uzaklara bakıyor ya da elindeki telefonu alıp onu kurcalamaya başlıyor.
SULTAN SÜLEYMAN HAN HAZRETLERİ…

Erkeğin kusurunu görmemek, kötü sözünü duymamak ve hatalarını yüzüne vurmamak önem taşıyor, yani erkek iyi bir şey yaptığında hemen onu görmek, iyi bir şey söylediği zaman hemen onu duymak ve onunla iyi konuşmak gerekiyor. Böylece erkek kadına sadık kalabiliyor. Yoksa paralel bir yaşam kurabiliyor. Kadın ne kadar akıllı, ne kadar güzel ya da ne kadar seksi olursa olsun, erkek gülen bir yüz ve mutlu bir kadın göremezse aldatmaya bahane yaratabiliyor. Geçenlerde çok bakımlı ve güzel bir hanımefendi geldi. Büyük bir öfke içerisindeydi, elinde kocasının sevgilisine yazdığı aşk mektupları vardı, e-maillerini internetten yakalamış… Öfkeyle bu e-mailleri masanın üzerine öfkeyle attı. “Kocam sevgilisine neler yazmış bakar mısınız?” dedi ve kocasını geri kazanmak istediğini söyledi. Mektupları birlikte okumayı teklif ettim, kabul etti. Sevgilisi yani paralel yapı sanki Sultan Süleyman eve gelmiş gibi bir ruh halinde, çok mutlu, onu kadar güzel karşılamış ki, sanki Sultan Süleyman Han gelmiş gibi övgüler düzmüş, yüzünde gülücükler açmış, o gittiği zaman hüzünlenmiş, o geldiği zaman çok mutlu olmuş. Öyle güzel anlatmış ki hislerini, evine güneş gibi doğmuş sanki. Tabi danışanımın kocası olumlu sözlerden ve davranışlardan o kadar çok etkilenmiş ki, sevgilisi karısından çirkin olmasına rağmen, ona gitmeyi istemiş, onu tercih etmiş. Yani çoğu zaman kadın çok güzel, çok seksi olmasına rağmen erkeğin gözünde bir kıymeti olmayabiliyor. “Siz bu tür sözleri kocanıza en son ne zaman söylediniz?” diye sordum. “Ben bunları yapmıyorum ki” diye cevap verdi. “Ben genelde hep eleştirir ve suçlarım” diye ekledi. “Neden kocanızın başka bir kadınla paralel bir ilişki yaşadığını anladınız mı?” dedim. Kadın ağlayarak “Anladım” dedi. Ve gerçekten de 15 gün sonra kadın geri geldiğinde “Kocam sevgilisini bıraktı bana geri döndü” dedi. “Ne yaptınız?” diye sordum. “Güzel sözlerle hitap ettim, diğer kadının yaptıklarını yaptım” dedi. “Ben zaten kocam için güzel hisler besliyordum ve onu seviyordum fakat yersiz gururum ona güzel sözler söylememe engel oluyordu” diye ekledi. Yersiz gurur, kırgınlık ve öfke aşılmadığı sürece çiftler birbirlerine hislerini saklıyorlar, gösteremiyorlar ve paralel yapılara davetiye çıkartıyorlar. Elbette aldatan erkeğin de hataları, yanlışları var ve onları düzeltmesi gerekiyor. Erkek de kendine bakıp “Ne yapmalıyım?” diye sormalı, dokunmalı, dinlemeli ve iltifat etmeli, kadın da “Kendimi seviyorum, değer veriyorum, kendim ve evliliğim için bunları yapmalıyım ve evliliğimi riske atmamalıyım” demeli. Mutlu olmak için nezakete, hoşgörü ve anlayışa sahip olmak gerekiyor. Ancak çiftlere “İlk adımı sen atma, gururlu ol. Erkek kadının peşinden koşar. Mesafeli dur ve çok yüz verme” gibi öğütler veriliyor. Bunları aşabilmek bir mesele... Dolayısıyla kırgınlık sebebi sabun köpüğünden değilse, gurur duygusunu aşabilmek oldukça zor… Bu nedenle erkek her zaman bir adım önde olmalı... Kadına seks dışında da dokunmalı, iltifat etmeli, onu dinlemeli… Çünkü bunları yapan bir erkek karısından veya sevgilisinden Sultan Süleyman Han muamelesi görebiliyor, daha az hata yapıyor. 

15 Şubat 2014 Cumartesi

ALDATMA VE ALDATILMA

Sevgi ve Mert 6 senelik evli, iki çocuklu bir çiftti. Terapi almak için başvurma nedenleri ise “aldatma ve aldatılma” problemlerini çözmek istemeleriydi. Duygusal olarak bir boşluğa düştüğü için aldattığını söyleyen Mert, oldukça üzgündü ve eşinden daha çok kendini suçluyordu. Eşini ilk günkü gibi sevdiğini ve çok pişman olduğunu söylüyordu. Hatta yoğun hissettiği suçluluk duygusuyla eşini aldattığını kendisi itiraf etmiş ve bu sancılı süreci sağlıklı bir şekilde atlatabilmek için evlilik ve ilişki terapisi almak istemişti. Eşinin itirafıyla alt üst olan Sevgi ne yapacağını bilememiş ve öfke nöbetleriyle geçen bir haftadan sonra eşinin teklifini kabul ederek terapi almaya karar vermişti. 6 ay süren bir terapi ile çift sorunlarını halletti ve eskisinden daha güçlü bağlarla karı koca olmaya devam etti.
Aldatma veya aldatılma daha çok duygusal boşluklar nedeniyle yaşanıyor. Aldatılmak kişide özgüven kaybına, artık eskisi gibi yakışıklı veya güzel, seksi veya çekici biri olmadığı düşüncelerine, eşi tarafından beğenilmediği hissiyatına, değersizlik ve çaresizlik duygularına yol açabiliyor. Bu duygularla baş etmek hiç kolay değil… Bu nedenle çiftin evlilik ve ilişki terapisi alması ve konuşarak sorunlarını aşmaya çalışması gerekiyor. Çünkü aldatma bir yol kazasıdır. Terapi sürecinde aldatılan kişinin kendi özgüvenini ve özsaygısını yüksek tutması, aldatılma üzerine eşiyle konuşması, eşinin neden buna ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışması ve kendisine düşen bir pay varsa onu fark etmesi ve değiştirmesi, aldatan kişinin ise samimiyet, dürüstlük ve sabırla güveni yeniden tahsis etmesi önem taşıyor. Barışma ve affetme süreci kişiden kişiye değişmekle birlikte aylarca sürebiliyor.
CİNSEL MUTLULUĞU DIŞARIDA ARIYORUM…
12 yıllık evliyim, 3 çocuk babasıyım. İlk başlarda eşime karşı olan cinsel ilgim zamanla azalmaya başladı. Özellikle çocuklardan sonra eşim bana bir kadın gibi değil bir anne gibi gelmeye başladı. Bu nedenle cinsel mutluluğu dışarıda aradım ve eşimi aldatmaya başladım. Ancak geçmişte eşimle hiçbir sorun yaşamazken dışarıda erken boşalma sorunuyla boğuşur oldum. Sizce bunun nedeni nedir, ne yapmalıyım?
F.K./Dikmen

Evliliğinde cinsel yaşamdan payına düşeni alamamış erkekler, kendilerini başka yönlerde yüceltmeye çalışabilir ve Türk aile yapısına çok zarar veren aldatma eğilimi gösterebilirler. Aldatmanın verdiği suçluluk duyguları, yeni bir bedenin keşfinin aşırı heyecanı ve yaşanan gerginlik kaçınılmaz olarak erkeği erken boşalmaya programlayabilir. Rahat olun. Evlilikte tamiri en zor sorunlardan biri olan aldatma, mutlu aile yapısının önündeki en büyük engellerden biridir. Bu nedenle mutluluğu dışarıda aramak yerine, cinsel yaşamınızı renklendirebilmek için aşk oyunlarına yer vermenizde, gerekirse eşinizle birlikte cinsel terapi almanızda ve en önemlisi sizde suçluluk duygularıyla erken boşalmaya neden olan aldatma davranışınızı gözden geçirmenizde fayda var.
EŞİM BENİ ALDATIYOR MU?
Nerdeyse 7 aylık evli bir bayanım. İlk başta her şey çok güzeldi fakat son zamanlarda eşimi dalıp giderken buluyorum. Nedenini sorduğumda “Yorgunum!” diyor. Tartıştığımız zamanlarda ise sert çıkışları oluyor. Geçtiğimiz ay sohbet ederken, çok sevdiği ve yıllarını geçirdiği sevgilisinden ayrılmak zorunda kaldığını anlattı. Bu nedenle eşime karşı çok kuşkucuyum. Sizce onu düşünüyor mudur? Benden uzaklaşmasından korkuyorum. Ne olur yardım edin. 
S.T./Beşevler
Evlenmeden önceki ilişkiler doğal kabul edilmeli ve geçmişte bırakılmalıdır. Önemli olan eşinizin evliliğiniz süresince size ve ilişkinize verdiği değerdir. Evliliğinizden ve eşinizden şüphe duymaktan kaçınmanızda fayda var. Çünkü kuşkucu düşünceler somut bir kanıta dayanmıyorsa sadece ilişkiyi yıpratır. Bu durum ilişkinizi gerginleştirebilir ve içinden çıkılmaz bir hal almasına neden olabilir. Sevginin ve sadakatin bu derecede sorgulanması eşinizde huzursuzluk yaratabilir, aklında olmayan kişiyi ve olayları onun aklına düşürmenize yol açabilir. Bu durumda yapmanız gereken önce kendinize ve eşinize güvenmek, sonra suçlamadan açık iletişim kurarak ilişkinizde rahatsız olduğunuz noktaları onunla paylaşmaktır. Aklınızdan kuşkucu düşünceleri çıkarabilmek adına kendinize yeni uğraşlar bulmak ya da hobiler edinmek de faydalı olacaktır. 
EŞİMİ BİR KEZ ALDATTIM…
2 yıldır süregelen düzenli bir evliliğim var. Geçenlerde iş yerindeyken, MSN’de biriyle tanıştım ve kendime çok yakın hissettim. Bu nedenle 2 kez buluştum. Son buluşmada birlikte olduk. Pişman değilim ama çok karışık duygular içindeyim. “Acaba bu zamana kadar yanlış bir insanla mı beraberdim?” diye düşünüyorum. Sanırım hiç tanımadığım bu kişiden etkilendim ama tekrar görüşmeme kararı aldık. Sizce ona âşık mı oldum? Eşimden ayrılmalı mıyım? 
B.U./Polatlı

Her kadın kendisiyle ilgilenen, değer veren, iltifat eden birine anlık bile olsa ilgi ve arzu duyabilir. İki yıldır düzenli giden evliliğinizle, bir seferliğe mahsus yaşadığınız heyecanı karşılaştırırsanız yanılgıya düşebilirsiniz. Çünkü yasak ilişkiler insana her zaman daha çekici gelir. Unutmayın karşınıza MSN’de tanıştığınız bu erkek çıkmasaydı, eşinizi sevmeye devam edecektiniz. Demek ki, eşinizle olan ilişkinizde heyecanınızı yitirmişsiniz. Aksi takdirde, hiç tanımadığınız biriyle buluşmaya gitmez ve cinsel ilişki yaşamazdınız. Eğer evliliğinizde yolunda gitmeyen problemleriniz olduğunu düşünüyorsanız, bunu eşinizle bir an önce paylaşmalısınız. Sırf heyecan aramak için eşinizden ayrılırsanız, bir süre sonra pişman olabilirsiniz. Konuşarak her şeyin çözüleceğini unutmayın. Size önerim eşinizle açık bir iletişim kurmanız ve yatak odanızı biraz daha hareketlendirmeniz şeklinde olacaktır. 

30 Ocak 2014 Perşembe

EVLİLİK SU GİBİDİR

Ahmet ve Ayşe çifti on iki yıllık evliydiler. İki oğulları ve bir kızları, güzel bir evleri, onları seven dostları ve ekonomik olarak sorunsuz bir hayatları vardı. Fakat buna rağmen her basit meseleyi çok hızlı bir şekilde tartışmaya çevirebiliyorlardı. Ahmet yıllar süren evlilikten sonra ilişkilerinin monotonlaştığını ve Ayşe’ye karşı olan şehvet ve tutku, sevgi ve yakınlık gibi duygularının değiştiğini düşünüyordu. 42 yaşındaydı ve birden bire boşanmayı bir seçenek olarak düşünmeye başlamıştı. Eşinin itirazlarına rağmen bir süre ayrı yaşamanın daha iyi olacağına karar vermişti. Boşanma kararı henüz netleşmediği için çocuklarına aralarındaki sorunları yansıtmamaya çalışmışlar ve çocuklarını yaz tatili için Bodrum’da yaşayan ebeveynlerinin yanına gönderdikleri bir zamanda, Ahmet evden ayrılıp, bir otele yerleşmişti. Bir süreliğine ayrı kalmak düşünmelerine ve her ikisinin de evliliklerini daha sağlıklı bir şekilde değerlendirmelerine yardımcı olmuştu. Ancak büyük bir aşkla başlayan evliliklerinin nasıl bu hale geldiğine dair geçerli ve tatminkâr bir açıklama bulamamışlardı. İşin içinden çıkamayınca köprüden önceki son çıkış gibi boşanmadan önce terapi almaya karar vermişlerdi. Ahmet’in babası annesini 42 yaşında terk etmişti ve Ayşe’nin annesi de aynı yaşlarda kanserden ölmüştü. Bir şekilde yıl dönümü reaksiyonu adını verdiğimiz bir süreçten geçiyorlardı ve farkında olmadan geçmişlerini tekrar ediyorlardı. Hem Ahmet hem de Ayşe kavgalara neden olan kendi hatalarını ve ebeveynlerinin ilişkilerinden geriye kalan mirasın bugün kendi ilişkilerini nasıl olumsuz bir şekilde şekillendirdiğini evlilik ve ilişki terapisiyle görmeyi ve yeni bir başlangıç yapmayı başardılar.
Oksijen ve hidrojen atomlarının bir araya gelmesiyle su meydana geliyor. Bunlardan birini alıp yerine başka bir madde koyulduğunda su oluşmuyor. Evlilik ve yakın ilişkiler suya benziyor. Evlilik hayatı bir seks ve şehvet ticareti değil, su ve oksijen atomu gibi bir ve bir arada olma ortaklığı... Bu yüzden taraflardan biri olumlu yönde değiştiğinde evlilik hayatında önemli değişiklikler olabiliyor. Toplum olarak sağlıklı ve mutlu evliliklere ihtiyacımız var... Çünkü sorunlu evlilikler sorunlu kişilerin ve sorunlu çocukların kaynağı olabiliyor. Bütün bunlara toplumsal, siyasi ve ekonomik problemlerin eklenmesiyle, kendisiyle ve toplumla kavgalı, toplum ve devlet yapısı için tehlikeli bireyler ortaya çıkabiliyor. Bu durum toplumsal çatışmaları ve terörü destekliyor. Bu nedenle evlilik aşkı öldürmeden, evlilik geleceğimizin teminatı çocuklarımızı olumsuz etkilemeden ve çiftin ruh sağlığını bozmadan bir evlilik terapistine başvurmak ve çözüm aramak gerekiyor. Çünkü toplumsal yapımızın sağlıklı bir şekilde devam etmesinin yegâne yolu sağlıklı ve mutlu bir evlilik yapısının devamıyla mümkün…
EVLİLİK SORUNU YAŞIYORUM…
Ben 33 yaşında eşim 46 yaşında. Eşimle çok severek evlenmemize rağmen evliliğimizle ilgili sorunlar yaşıyoruz. Bunlar fikir ayrılıkları ve cinsel sorunlar... Ne yapacağımı bilmiyorum. Evliliğimi bitirmek istemiyorum. Ne olur bana bir yol gösterin.
M.R./Balgat
Evlilik, farklı aile yaşantılarından ve kültürlerden gelen iki insanın aynı mekânı ve zamanı artık birlikte paylaşmaya başlamasıyla oluşan sosyal bir kadın ve erkek ilişkisidir. Bu nedenle, iletişim eksikliğinden kaynaklanan ufak tefek problemlerin yaşanması olağandır. Bu problemlerin büyümemesi ve ilişkinizin yıpranması için birbirinizi suçlamadan konuşmalı ve duygularınızı ifade etmelisiniz. Bunun dışında eşinizle güzel vakit geçirmelisiniz. Bu ev içinde ve dışında baş başa yapacağınız bir aktivite ya da karşılıklı yiyeceğiniz güzel bir akşam yemeği olabilir. Mesut bir evliliğin reçetesi gayet basittir: “Birbirinize karşı oldukça nazik davranın.” Ayrıca, seks hayatınızı canlandırıcı birkaç küçük püf noktaya özen göstermelisiniz. Günlük hayat gibi yatak odası da bir süre sonra monotonlaşabiliyor. Evliliğinizin gidişatını değiştirmek, iletişimi güçlendirmek ve kendinizi vazgeçilmez kılmak için cinsel yaşamınıza özen göstermeliön sevişmelerinizdeki dokunmaları çoğaltmalıfantezilerinizi açıkça ifade etmelibirlikte duş almalıbirbirinize masaj yapmalımüzik ya da mumlarla yatak odanızın havasını değiştirmelisiniz. Size sunduğum öneriler doğrultusunda evliliğinizde karşılaştığınız sorunların çözümünü tek başınıza bulamıyorsanız, mutlaka bir evlilik terapistine başvurmalısınız.
 
EŞİM BENİ ALDATIYOR...
Ben 31 yaşında 2 çocuk sahibi bir kadınım. Eşimin son yıllarda beni aldattığını öğrendim. Bunu eşimle konuştuğumda beni tersledi ve üzerine gitmememi söyledi. Yoksa beni terk edermiş. Ne yapacağımı bilmiyorum. Eşimi elimden kaçırmak istemiyorum. Eşimi tekrar geri kazanabilmek ve yeniden kendime bağlamak için ne yapabilirim?
S.Z./Çankaya
Aldatma bir yol kazasıdır ve erkeklerinin bir kısmı zaman zaman bu tür kazalar yapabiliyor. Fakat şu gerçek sizi rahatlatabilir: Karısına ihanet eden erkekler, başka kadınlarla bir süre gönül eğlendirdikten sonra yeniden eşlerine dö­nüyorlar. Bunun zıddı çok nadir görülüyor. Erkeklerin aldatmasının birçok sebebi var ama çoğu zaman eşleri kadın yerine anne olduğunda ve evliliğin monotonluğundan bıktıklarında böyle davranabiliyorlar. Öyleyse bu monotonluğu yıkacak yenilikler bulmanız ve anneliğiniz yerine kadınlığınızı ön plana çıkartmanız gerekiyor. Kocanıza her konuda öylesine takdir edici, öylesine özverili davranın ki, sizde bulduklarını ilişkisi olan kadında bulamasın. Bunlar neler olabilir? Çok tahrik edici gece kıyafetleri giyinin. Onu hep derli toplu, mak­yajlı karşılayın. Gururunu okşayıcı sözler söyleyin. Güzel yemekler pişirin, güzel sofralar donatın. Fantezilerini körükleyin. Değişik pozisyonlarda birlikte olmak istediğinizi söyleyin. Ama en önemlisi gülümseyin ve mutlu görünün. Çünkü bir erkeği eve bağlayan en önemli şey gülümseyen mutlu bir kadındır. Eğer durum iyileşmeye gitmezse eşinle birlikte bir evlilik terapistine gitmenizde fayda var.
KAYINVALİDEM HER ŞEYE KARIŞIYOR…
Ben 21 yaşındayım ve 6 aylık evliyim. Evimiz kayınvalideme yakın ama ayrı evlerde oturuyoruz. Buna rağmen, kayın validem her şeyimize karışıyor. Eşimle bu konuyu konuştum ama annesine bir “Dur!” demiyor.  Dayanacak gücüm kalmadı. Ne olur bana yol gösterin.
G.U./Yenimahalle
Türk kadınlarının çoğunda kayınvalideye karşı ön yargı var. Çünkü geleneksel aile yapısının sürdüğü evliliklerde, ebeveynlerin yeni evlenen çiftlerin yanında yaşaması veya onlara karışması sık görülen bir durum... Aynı erkeğin gözünde önemli olma isteği, kayınvalideler ve gelinler arasında bitmez tükenmez çekişmeler yaşanmasına yol açabiliyor. Kıskançlık ve çekememezlik zaman zaman hat safhalara çıkabiliyor ve iki kadının birbirlerini üzmek adına inanılmaz kötülükler yapabiliyor. Kayınvalidenizle ilişkiniz bu hale gelmeden, eşinizle uygun bir ortamda, onu suçlamadan, onu eleştirmeden ve onu tehdit etmeden  konuşup, annesini sayıp sevdiğinizi ancak onun sürekli yanınızda olması ve her şeye müdahale etmesinden dolayı kendinizi yetersiz ve eksik hissettiğinizi, evlilikte arzu ettiğiniz mahremiyeti bir türlü bulamadığınızı söyleyebilirsiniz. Gerekirse daha uzak bir yere taşınmayı önerebilirsiniz. Eşinize bu önerinizi “Ya o, ya ben!” şeklinde bir güç mücadelesi olarak değil de evliliğinizdeki huzur ve mutluluk için çözüm aramak olarak sunarsanız kabulü daha kolay olacaktır. Böyle devam etmesi durumunda artan huzursuzluk herkesi mutsuz edebilir, bunu eşinizin de isteyeceğini sanmam. Ayrıca kayınvalide probleminizin çözümü belki de anlayışlı olmayı, ön yargılarınızdan kurtulmayı, empati kurabilmeyi ve hepsinden önemlisi güç kavgasına girmemeyi başarabilmenizde yatıyor olabilir. Kayınvalidenizin size hiçbir zaman veremeyeceği zararı, yanlış davranarak, kavga çıkartarak veya sinir olarak kendi kendinize verebilirsiniz. Bu nedenle kayınvalidenizin iyi olmasını beklemeyin, siz hem ona hem de eşinize karşı iyi olun. O zaman kayınvalidenizle çatışmadan yana değil, çözümden yana olabilirsiniz. Unutmayın iyi bir iletişimde en önemli şey karşınızdakini tanımaktır. Tanır ve ona göre adım atarsanız, işiniz kolay olur.